7223 SAYILI KANUNUN 19. MADDESİ İLE ÖNGÖRÜLEN ÜRÜNLERİ GERİ ÇAĞIRMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Av. Kaan Can Yıldırım*

28 Mayıs 2021

Giriş

12 Mart 2020 tarihli 31066 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanıp bu tarihten bir yıl sonra yürürlüğe giren 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu (ÜGTDK) ile ürün sorumluluğu Türk hukukunda ilk defa özel bir düzenlemeye kavuşmuştur. Üreticinin kusursuz sorumluluğunun ürün güvenliğine ilişkin idari düzenlemelerle bir arada düzenlendiği bu kanunun 85/374/EEC Yönergesi başta olmak üzere Avrupa Birliğine uyum sürecinin bir parçası olduğu kanun gerekçesinde belirtilmiş olsa da mevcut kanunun bu hedefe uygunluğu tartışmalıdır. Öte yandan kanunun AB mevzuatına uygunluğu dışında da pek çok tartışmayı beraberinde getirmesi ve düzenlemelerin eleştiriyle karşılanması kaçınılmaz görünmektedir. Bu şekilde yerindeliği soru işareti olabilecek düzenlemelerden birisi de ÜGTDK m. 19 hükmünde düzenlenen geri çağırma yükümlülüğüdür. Anılan hükümle iktisadi işletmeci belirli durumlarda piyasadaki ürünleri geri çağırmakla ve geri çağırılan ürünler karşılığında ürünü teslim eden nihai kullanıcıya hükümde sayılan imkânlardan birini sunmakla yükümlü tutulmuştur. Ürünün onarılması, ürünün satış değerinin ödenmesi ya da ürünün eş değer bir ürünle değiştirilmesi şeklinde belirlenen bu imkânlar sonuç itibariyle ürünü teslim eden nihai kullanıcının ifa menfaatinin sözleşmeye dayanmaksızın tatmin edilmesine sebep olacak niteliktedirler. Nihai kullanıcı lehine böyle bir yükümlülük öngörülmesinin yerindeliğinin üretici nezdinde incelenmesi bu yazının inceleme konusunu oluşturmaktadır.

 

I. Geri Çağırma Yükümlülüğü Odağında 7223 sayılı Kanun

Geri çağırma kavramı esasen hukuk sistemimize yeni giren bir kavram değil. Mülga olan 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun m. 14, bu kanunu dayanak alan Ürünlerin Piyasa Gözetimi ve Denetimine Dair Yönetmelik (RG: T.17.1.2002, S. 24643), Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Piyasa Gözetimi ve Denetimi Yönetmeliği (RG: T. 2.10.2012, S. 28429) ve Ticaret Bakanlığı Piyasa Gözetimi ve Denetimi Yönetmeliği (RG: T. 1.4.2020, S. 31086) gibi düzenlemelerde idari bir tedbir olarak piyasadaki ürünlerin toplatılmasına, piyasadan toplatma ya da gönüllü geri çağırma gibi farklı ifadelerle yer verilmiştir.  Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun görev alanına giren ürünleri konu alan Geri Çekme Yönetmeliği (RG: T. 19.11.2015, S. 29537) ise tamamen bu hususu düzenlemektedir. Kısa zaman önce 7223 sayılı kanuna dayanarak çıkarılan Genel Ürün Güvenliği Yönetmeliği (RG: T. 11.03.2021, S. 31420) de üreticinin geri çağırma yükümlülüğüne ilişkin düzenlemeler içermektedir. Bununla birlikte 7223 sayılı kanunda yer verilen geri çağırma düzenlemesi özellik arz etmekte ve bu sebeple ayrı bir incelemeye ihtiyaç duymaktadır.

ÜGTDK m. 19/1 hükmünde alınan diğer önlemlerin riski ortadan kaldırılmasında yetersiz kalması durumunda üreticinin kendiliğinden veya yetkili kuruluşun talebi üzerine ürünü geri çağıracağı hükme bağlanmıştır.[1] Düzenlemenin özellik arz ettiği husus idari tedbirlerle piyasa gözetim ve denetimini hedefleyen diğer yönetmeliklerin aksine ÜGTDK m. 19 hükmüyle geri çağırma yükümlülüğünün birtakım diğer yükümlülüklerle ilişkilendirilmiş olmasıdır. ÜGTDK m. 19/3 hükmüne göre ürünü teslim eden nihai kullanıcıya üründeki sorunun giderilmesi, ürünün teslim tarihindeki perakende satış bedelinin ödenmesi ya da ürünün güvenli ve eş değer bir ürünle değiştirilmesi seçeneklerinden en az birisinin sunulması gereklidir. ÜGTDK m. 19/4 hükmü ise geri çağırmayla ilgili tüm masrafların ve ürünün teslim edilebilmesi için gerekli koşulları sağlama yükümlülüğünün üretici üzerinde olduğunu düzenler.

 

II. Geri Çağırma Yükümlüğü

A. Genel Olarak

ÜGTDK m. 19 hükmünde başka yükümlülüklerle bağlanan geri çağırma yükümlülüğü kanunda “Nihai kullanıcının elinde bulunan ürünün iktisadi işletmeciye geri getirilmesini amaçlayan her türlü önlem” olarak tanımlanmıştır. Kullanıcının eline ulaşmış ürünlerin toplumsal hayattan uzaklaşmalarını amaçlayan bir geri çağırma yükümlülüğü idare hukuku veya özel hukuk karakterli olabilir.

Geri çağırma yükümlülüğünün ilk olarak idare hukuku karakterli bir ürün güvenliği tedbiri olarak düzenlenmesi mümkündür. Ürün güvenliğine ilişkin düzenlemeler ile piyasadaki ürünlerin denetlenmesi ve böylece güvenli olmasının temin edilmesi amaçlanır (Kanışlı, Erhan: “Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu (ÜGTDK) Uyarınca Üreticinin Sorumluluğu”, İstanbul Hukuk Mecmuası, 78 (3), 2020, s. 1421.). Bu durumda geri çağırmanın gerekliliği, zamanı ve kapsamı ilgili kamu otoritesi tarafından ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirilir. İdare burada bir kolluk faaliyeti yürüterek kamu düzenini korumayı amaçlar.

Öte yandan geri çağırma yükümlülüğünün özel hukuk karakterli olması da mümkündür.  Bu yükümlülük haksız fiil hukukunun önleyici fonksiyonunun özel bir görünüş biçimidir (Bodewig, Theo, Der Rückruf fehlerhafter Produkte, Tübingen, 1999, s. 1 vd.). Böyle bir yükümlülüğün kabul edilip edilemeyeceği İsviçre ve özellikle Almanya’da çok tartışılan bir konudur. Bu tartışma neticesinde ulaşılan sonuçlar bir kenara dursun, tartışmanın dayanağı olan teorik temeller konumuz açısından oldukça önemlidir. Özel hukuk karakterli geri çağırma yükümlülüğü TBK m. 49 hükmünün Alman hukukundaki karşılığı olan ve kusur esasına dayanan olağan haksız fiil sorumluluğunu düzenleyen BGB §823 I hükmüne dayandırılmaktadır (MüKo/Wagner, §823 N. 1000 vd.). Dolayısıyla özel hukuk karakterli geri çağırma yükümlülüğü bireyler arası ilişkilerle ilgilidir. Bu ilişki idare hukukunun değil aşina olduğumuz şekliyle haksız fiil hukukunun uygulanması gereken bir alandır.

B. Haksız Fiil Hukukunun Koruma Alanı Çerçevesinde Ürünlerin Geri Çağırılması

 Üreticinin özel hukuk karakterli geri çağırma yükümlülüğünün kusur sorumluluğunun esaslarına bağlandığı nokta tehlike kuralıdır. Tehlike kuralı (Verkehrspflicht), Alman hukukunda kabul gördüğü şekliyle Yargıtay tarafından da kabul edilmiştir. Tehlike kuralı, tehlikeli bir durum yaratan ve onu sürdüren bir kimsenin önleyici tedbirler almak zorunda olmasını ifade eder (Yarg. HGK, T. 27.11.1996, E. 4-588, K. 831; Larenz, Karl/Canaris, Claus-Wilhelm, Lehrbuch des Schuldrechts II/2, 13. Aufl., München, 1994, s. 400; v. Bar, Christian, Verkehrspflichten, Berlin, 1980, s. 43.). Üreticinin bu ilkeye dayanan ve piyasaya sürdüğü ürünlerine ilişkin olarak yerine getirmesi gereken yükümlülükleri dört grup olarak incelenir. Üretici, tehlike kuralı uyarınca 1) ürünlerin tasarımını 2) üretim süreçlerini 3) ürünlere ilişkin bilgilendirmeleri ürünlerinin kullanıcılar veya çevre açısından tehlike yaratmamasını temin edecek şekilde planlamak ve yürütmek ve sonrasında 4) piyasaya sürdüğü ürünleri izlemek zorundadır (Lüftenegger, Klaus, Die Rückrufpflicht des Herstellers, Berlin, 2018, s. 77 vd.).

Üretici, ürünlerini izleme yükümlülüğü kapsamında piyasaya sürdüğü ürünlerden kaynaklanan tehlikeleri önlemekle yükümlüdür (Lüftenegger, s. 81 vd). İşte böyle bir tehlikeyi önlemek adına üreticinin kullanabileceği araçlardan birisi de ürünlerin geri çağırılmasıdır. Özel hukuk karakterli bir geri çağırma yükümlülüğünün kabul edilip edilemeyeceği tartışması geri çağırma tedbirinin bu amaçla kullanılmasının caiz olup olmadığı sorusuna odaklanmaktadır. Geri çağırma tedbirinin neden caiz olmayabileceğini ve ÜGTDK m. 19/3 hükmünün yarattığı sorunları daha iyi izah edebilmek adına geri çağırma tedbirinin piyasadaki ürünlerden kaynaklanan tehlikeyi önlemeye hizmet edebilecek diğer tedbirlerle karşılaştırılması yerinde olacaktır.

Üreticinin tehlikeyi azaltma yükümlülüğünü yerine getirmek için başvurabileceği araçlar genel olarak uyarı ve geri çağırma olmak üzere iki grup altında toplanmaktadır (BGH, NJW, 2009, 1081, N. 11 vd.; Lüftenegger, s. 26). [2] Uyarı başlığı altında gruplanan tedbirler üreticinin tehlikeyi ürüne doğrudan müdahale etmeksizin azaltmayı amaçladığı tedbirlerdir. Örnek olarak ürünle ilgili eksik bir bilgilendirmenin tamamlanması, belirli koşullar altında tehlike yaratan bir ürünün bu özelliği hakkında kullanıcılara bilgi verilmesi ya da kullanıcılara ürünü hiçbir şekilde kullanılmamaları şeklinde bir uyarı yapılması durumları verilebilir. Geri çağırma tedbirleri kapsamında ise üretici ürüne direkt müdahale etmek ve tehlikenin piyasadan tamamen uzaklaşmasını sağlamak ister. Bu grupta yer alan tedbirlere örnek olarak kullanıcıya ücretsiz onarım sunulması ya da tehlikeli bir ürünün tehlikesiz olan bir eşdeğeriyle değiştirilmesi yoluyla tehlikeli ürünün üreticiye veya onun belirleyeceği kişilere tesliminin sağlanması sayılabilir. Burada geri çağırma grubunda yer alan tedbirlerin mutlaka bir karşılık içermeleri gerekmediği gözden kaçırılmamalıdır. Piyasada bulunan bir üründen kaynaklanan tehlikenin ifade edilen şekilde ortadan kaldırılmasına hizmet eden tedbirler ilgili giderlerin hangi tarafın üzerinde bırakıldığına bakılmaksızın geri çağırma olarak nitelendirilirler. Zira ürünün belirlenen noktaya teslim edilmesi karşılığında kullanıcının eline herhangi bir şey geçip geçmemesi yalnızca yürütülen geri çağırma faaliyetinin başarısını etkileyecek niteliktedir (bu konuda bkz. Rettenbeck, Stephan, Die Rückrufpflicht in der Produkthaftung, Baden-Baden, 1994, s. 15). Başka bir ifadeyle, geri çağırılan ürünü teslim eden kullanıcılara yönelen teklifler aslında kullanıcıların geri çağırma uygulamasına katılım göstermelerini sağlamaya yönelik bir teşvikten ibarettir. Böyle bir karşılık sunma zorunluluğunun doğrudan ortaya çıkmaması az sonra ifade edeceğimiz üzere sorumluluk hukukunun ilkeleriyle de bağdaşır niteliktedir. Geri çağırmanın nasıl yürütülmesi gerektiği ancak somut olayın bütün koşulları dikkate alınarak yapılacak bir değerlendirmeyle anlaşılabilir (BGH, NJW 2009, 1080, N. 13).

Özel hukuk karakterli geri çağırma yükümlülüğünün varlığını reddeden yazarlar görüşlerini iki hususa dayanarak gerekçelendirmektedirler. İlk olarak kullanıcıya ulaşan ve yeterli bilgilendirmeyi içeren bir uyarının üreticinin tehlikeyi önleme yükümlülüğü kapsamında yeterli olması gerektiği ve dolayısıyla bunun ötesine geçerek ürünleri geri çağırma şeklinde ortaya çıkan tedbirlerin gerekliliğinden bahsedilemeyeceği ileri sürülmektedir (örn. Foerste, Produkthaftungshandbuch, 3. Aufl., München, 2012, §24 N. 340 vd.).[3] İkinci olarak ise üreticinin ürünlere doğrudan müdahale ederek ürünü tehlikesiz hale getirmesinin içerdiği tehlike itibariyle kullanılamaz durumda olan ürünün yeniden kullanılabilir hale gelmesi sonucunu doğurabileceği ve bu sebeple sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmadığı savunulmaktadır (örn. Foerste, §24 N. 349).

Her ne kadar bu sonucu kullanıcıları ve üçüncü kişileri korumak adına zararsız ve hatta istenir olarak değerlendirmek mümkün olsa da aslında gerçekten de sorumluluk hukukunun temellerine bir müdahale söz konusudur. Bireylerin hukuki varlıklarının dokunulmazlığı olarak tanımlanan bütünlük menfaati haksız fiil düzenlemeleriyle korunurken ifa menfaati sözleşmesel sorumluluğun konusudur. Ürünün kullanılabilirliği de ifa menfaatinin kapsamında yer alır ve bu menfaatin korunması haksız fiil hukukunun görevi değildir (Bodewig, s. 211).  Bu ayrımın gerekçesi, bu iki durumu farklı hüküm ve sonuçlara tabi kılmanın temelinde yatan olgulara bakarak daha iyi anlaşılabilir. Sözleşmesel sorumluluğu düzenleyen hükümler sözleşme tarafları arasındaki menfaat dengesi etrafında şekillenirler. Bu çerçevede taraflara hem sözleşme beklentilerinin hem de hareket ve sözleşme özgürlüklerinin korunması için gerekli hukuki imkânlar sağlanır (Bodewig, s. 408 vd.). Haksız fiil hukukunun gayesi ise arada bir sözleşme ilişkisi olup olmadığına bakmaksızın kişilerin hukuki varlıklarının dokunulmazlığını temin etmektir (Schwenzer, Ingeborg, Sachgüterschutz im Spannungsfeld deliktischer Verkehrspflichten und vertraglicher Leistungspflichten, JZ 1988, s. 526). Bu çerçevede sorumlu kişilere, sorumluluğun kapsamına, sorumsuzluk hallerine ve zamanaşımına ilişkin olarak farklı düzenlemeler içerirler. Dolayısıyla korunan menfaatlerin gerekçesiz şekilde birbirine karıştırılması kanun koyucunun ve sorumluluk hukuku ilkelerinin hilafına bu düzenlemeler arasında geçişkenlik yaratacaktır. Bu çerçevede örneğin TBK m. 231 hükmüyle düzenlenen ayıba karşı tekeffül yükümlülüğüne ilişkin zamanaşımı süresi, ifa menfaatinin haksız fiil hukukunun koruma alanına sokulması halinde TBK m. 72 hükmüyle düzenlenen sürelere uygun olarak esnemiş olacaktır.

Tehlikeyi önlemek adına ürüne müdahale edilmesi sonucunda ürünün kullanılabilirliğinin sağlanması ve böylece haksız fiil esasına dayanan bir tedbirle ifa menfaatinin korunması durumu bu sebeple tartışmalı bir alandır. Ürünün tehlike arz etmemesi için tamir edilmesi ya da yenisiyle değiştirilmesi gibi hallerde bu iki menfaat çakışır. Kesişimi daha iyi ifade edebilmek adına örnek vermek gerekirse sıvıyla temas etmesi halinde yangın riski taşıyan hasta yataklarının su geçirmez hale getirilmesi olayında yangın tehlikesi önlenecektir (bkz. BGH, NJW, 2009, 1080 vd.). Bunun yanı sıra yatakların güvenli hale gelmesi ve hastanede yeniden kullanılabilir olması sonucu da tıpkı bir yan etki gibi kendiliğinden doğacak ve böylece ifa menfaati de korunmuş olacaktır. Bu kesişim alanlarına ilişkin olarak bir uçta kişilerin sözleşme özgürlüklerini korumak adına - bütünlük menfaatini korumak için dahi olsa - böyle bir kesişime ya da esnemeye izin verilemeyeceği yönündeki görüş, diğer uçta ise kişilerin hukuki varlıklarının dokunulmazlığının sözleşme serbestisine bir müdahale pahasına korunması gerektiği yönündeki görüş bulunmak üzere yoğun tartışmalar halen devam etmektedir (bu konuda bkz. Bodewig, s. 405 vd.).

 

Değerlendirmeler

İşte ÜGTDK m. 19 hükmünde öngörülen geri çağırma yükümlülüğünü bu teorik temelde incelemek gerekir. Zira üretici ÜGTDK m. 19/3 hükmü uyarınca tehlikeye sebep olan ürünü teslim eden nihai kullanıcıya birtakım seçenekler sunmak, m. 19/4 hükmüyle ise geri çağırma masraflarını üstlenmek zorundadır. Bu hükümler özel hukuk kişileri arasında sonuç doğurmaktadır. Böyle bir yükümlülükten etkilenenler yalnızca üretici ve nihai kullanıcı olmayacaktır.  Özel hukuk karakterli böyle bir yükümlülüğün kabulü halinde örneğin bu sebeple üreticinin yapmak zorunda kalacağı masraflar tazminat olarak değerlendirilebilmelerine ve poliçe kapsamına bağlı olarak ürün sorumluluk sigortasının kapsamında yer alabilirler[4]. Benzer şekilde üründeki tehlikenin tedarikçiden sağlanan bir parçadan kaynaklanması durumunda üretici-tedarikçi arasındaki sözleşmesel talepler zamanaşımına uğramış olsa bile üreticinin vekâletsiz iş görmeye dayanan talepleri gündeme gelebilecektir (bkz. BGHZ 117, 183).

Belirtmek gerekir ki özel hukuk karakterli geri çağırma yükümlülüğüne ilişkin olarak Federal Mahkeme henüz yalnızca bir karar vermiş ve o kararında da ifa menfaatini tatmin edecek nitelikte bir geri çağırma yükümlülüğünün son çare olmak ve yalnızca istisnai durumlarda gündeme gelmek kaydıyla kabul edilebileceği sonucuna varmıştır (BGH, NJW, 2009, 1081, N. 11 vd.). Fakat bu durum üzerinden değerlendirme yaparak ÜGTDK m. 19 düzenlemesinin yerinde olduğunu ya da güncel gelişmelerin takip edilmesi sonucu böyle şekillendirildiğini söylemek kanımızca güçtür.

Öncelikle kanun koyucunun bu yöndeki iradesi bu tartışmaları dikkate alan bir tercih gibi görünmemektedir. Bu tespitin dayanaklarını ilk olarak kanunun hazırlık sürecinde görmek mümkündür. Mecliste ÜGTDK m. 19 hükmüne ilişkin olarak anılan tartışma yerine hükümde sayılan seçeneklerden birini seçme hakkının üreticiye mi nihai kullanıcıya mı ait olacağı yönünde değerlendirmeler yapıldığı anlaşılmaktadır ( örn. TBMM, Yasama Dönemi: 27, Yasama Yılı:3, Sıra Sayısı 173, özellikle sf. 35 vd.). Öte yandan bu kanun ile uyum sağlanmak istenen AB düzenlemelerinden birisi olan 2001/95/EEC sayılı Genel Ürün Güvenliği Yönergesinin hazırlık aşamalarında geri çağırma tedbiri ilk olarak ÜGTDK m. 19/3 hükmüne paralel şekilde bir karşılık sunulmasına bağlı olarak tanımlanmış fakat sonrasında bu kısım hükümden kaldırılmıştır. Bu değişiklik yukarıda izah edilen bütünlük menfaati – ifa menfaati ayrımına atıfla memnuniyetle karşılanmıştır (örn. Klindt, Produktsicherheitsgesetz, 3. Aufl., 2021, §2 N. 178).

Bu koşullar altında tüketicileri koruma gayesiyle hareket edildiği akla gelmektedir. Böyle bir düzenlemeyle tüketiciye kapsamlı ve etkin bir koruma sağlamak da kanımızca mümkün görünmemektedir.[5] İlk olarak anılan düzenlemeyle üreticilere yüklenen bu ağır riskin ürün fiyatlarına yansıması kaçınılmazdır. Dolayısıyla aslında tüketiciye fazladan bir korumak sağlamaktan ziyade üreticinin bu fazladan korumayı satın almaya zorlanması söz konusudur.

Bunun yanında daha önce de belirtildiği gibi geri çağırma yükümlülüğünün doğup doğmadığı ve hangi koşullarla yürütülmesi gerektiği esasen her olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gereken bir husustur. ÜGTDK m. 19/3 hükmü işte bu esastan saparak geri çağırma tedbirinin alınması gereken her durumda eşdeğer bir ürünün ya da böyle bir ürünün bedelinin kullanıcıya sunulmasını veya tehlikeli ürünün onarılmasını bir zorunluluk olarak belirlemiştir. Üreticinin, idari makamlar tarafından ürünlerini geri çağırmaya zorlanmadığı durumlarda takdiri olarak bu tedbire başvurması da böylece zorlaşmıştır. Zira geri çağırmaya bağlanan sonuçların bu şekilde ağırlaştırılması ürünleri geri çağırıp çağırmayacağı noktasındaki karar alma sürecinde üreticinin çekincelerini güçlendirecek niteliktedir. Böyle bir zorunluluk olmasaydı üretici, kullanıcıları ürünleri geri getirmeye teşvik etmek ya da kullanıcı nezdinde itibarını korumak adına özellikle kendi koşulları uyarınca indirim kuponları ya da stok durumuna göre başka ürün teklifleri gibi seçeneklere zaten başvurabilirdi. Üreticinin böylece zor bir durumda bırakılmış olması da kanımızca tüketicinin etkin şekilde korunması gayesiyle çelişir niteliktedir. Üreticinin TKHK m. 56 ile iki yıl süreyle öngörülen yükümlülükleri (ürünün geri çağırmaya esas olan güvenlik açığının aynı zamanda ayıp olarak da değerlendirildiği varsayımında) adeta tüketici olsun olmasın nihai kullanıcı olarak tanımlanan herkese karşı ve süresiz olarak genişletilmiştir. Bu ağır yükümlülükler Türkiye piyasasına girmek isteyen üreticilerin ya da ithal ürünleri piyasa sokmak isteyen kişilerin de tereddüt etmesine yol açabilecektir.

Somut olay özelinde değerlendirme esasından sapılması başka problemleri de beraberinde getirmektedir. Bu uygulama bazı durumlarda ürünü teslim eden kullanıcının neredeyse sebepsiz zenginleşmesine sebep olabilecek niteliktedir. Örneğin yıllardır kullanıldığı halde bir tehlikeden dolayı kullanıcıların elinden alınması gereken bir ürün karşılığında ÜGTDK m. 19/3 uyarınca kullanıcıya ya ürünün teslim tarihindeki perakende satış değerinin ödenmesi ya da eşdeğer bir ürünle değiştirilmesi gerekmektedir. Zaten yıllardır kullanılmakta olan ve bu şekilde doğal olarak yıpranan bir ürün yerine yeni ve eşdeğer bir ürünün verilmesi nihai kullanıcının ifa menfaatini dahi aşacaktır.

Bu şekilde bir düzenleme yapılması üreticilerin bireylere kıyasla ekonomik olarak çok güçlü oldukları ve zaten masraflarının da sigorta şirketleri tarafından karşılanacağı gibi varsayımlara dayanan sosyal kaygılarla gerekçelendirilebilir gibi görünse de kanımızca böyle bir varsayıma katılmak mümkün değildir. İlk olarak belirtmek gerekir ki 7223 sayılı kanun yalnızca devasa şirketlerle tüketiciler arası ilişkileri konu alan bir düzenleme değildir. Tam aksine kanunun üretici kavramı büyük küçük bütün üreticileri, nihai kullanıcı kavramı da tüketicilerin yanında bir ürünü mesleki veya sanayi faaliyetler için elinde bulunduranları da kapsamaktadır. İkinci olarak böyle ağır bir rizikonun sigortalanması halinde sigorta primlerinin yükselmesi ve bu durumun üreticiye yansıması kaçınılmazdır. Üçüncü olarak ise sorumluluk hukukunun bir şekilde “zenginden alıp fakire vermek” gibi bir amacı da yoktur (sosyal adaleti sağlamanın sorumluluk hukukunun ana işlevi olmadığı yönünde bkz. Baysal, Başak, Haksız Fiil Hukuku, İstanbul, 2019, N. 1.14 vd.). Sorumluluk hukuku, hangi zararların kimin üzerinde kalması gerektiğini düzenler. Bu kapsamda bazı olumsuzluklar vardır ki risk dağılımı çerçevesinde kimseye yüklenemediği için bu durumlardan etkilenenlerin bir talepte bulunmaları mümkün olmaz (Nomer, Haluk Nami, Haksız Fiil Sorumluluğunda Maddi Tazminatın Belirlenmesi, İstanbul, 1996, s. 23). Her zararın veya her kaybın başkalarına yüklenmesinin mümkün olmaması sorumluluk hukukunun bir eksiği olarak görülemeyeceği gibi sorumluluk hukukunda kabul gören ilkeler uyarınca dışarıda bırakılan bu olumsuzlukların idare hukuku müdahalesiyle bazı kişilere yüklenmesi de kanımızca doğru değildir.

Sonuç olarak anılan düzenlemeler haksız fiil sorumluluğunu ve sözleşmesel sorumluluğu farklı hükümlere bağlayan Türk Borçlar Kanununun sistematiğiyle ve dahası sorumluluk hukuku ilkeleriyle çelişmektedir. Kamu hukuku karakterli ürün güvenliği düzenlemeleriyle üreticinin kusursuz sorumluluğunu düzenleyen hükümlerin aynı kanunda düzenlenmesi itibariyle pek çok eleştirinin (bu konuda bkz. Baysal, Başak, Yavuz/Selim, Uyanık/Murat, 7223 Sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu ve Ürün Sorumluluğu Tazminatı, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Bülteni) hedefi olan 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanununun böylece kusur esasına dayanan haksız fiil sorumluğuna ve sözleşme hukukuna da bir müdahalede bulunduğu söylenebilir.

 

Dipnotlar

[1] Gerek bu hükümler arasındaki ilişki gerekse geri çağırma yükümlülüğüne yer verilen yönetmeliklerle 7223 sayılı kanunda öngörülen düzenlemeler çerçevesinde yapılacak bir değerlendirmeyle geri çağırma yükümlülüğünün koşullarının tespit edilmesi hususlarına bu çalışma kapsamında değinilmeyecektir.

[2] Belirtmek gerekir ki bu paragrafa konu olan gerek kullanılabilecek tedbirlerin sınıflandırılması gerekse geri çağırma yükümlülüğünün tanımlanması oldukça tartışmalı konulardır. Doktrinde ciddi bir ağırlığı bulunan, Federal Mahkeme tarafından benimsenen ve tarafımızca da en makul çözüm olarak görülen gruplandırma bu şekildedir. Bu tartışmalar ve farklı görüşler hakkında detaylı bilgi için bkz. Lüftenegger, s. 25 vd; Bodewig, s. 9 vd.

[3] Bu tartışma her ne kadar illiyet bağının kesilmesi ya da tehlike kuralına dayanan yükümlülüklerin üçüncü kişilere devri gibi başlıklar etrafında şekillenen oldukça ilginç bir tartışma olsa da konumuz dışında kalmaktadır.

[4] Ürün sorumluluk sigortası genel şartları uyarınca  “ürünlerin kusurundan kaynaklanan tazminat talepleri ve isteme ilişkin makul giderler” sigortanın konusunu oluştururken ürünlerin geri çağırılmasına ilişkin masraf ve ödemeler aksine sözleşme olmadıkça teminat dışında kalan talepler olarak belirlenmiştir.

[5] Hazırlık aşamasında sık sık tüketici ifadesi kullanılmış olmasına rağmen geri çağırmaya bağlanan seçeneklerden faydalanacak kişi olarak belirlenen nihai kullanıcı “Bir ürünü ticaret, iş, zanaat ve mesleki faaliyetler dışında tüketici olarak ya da sanayi veya mesleki faaliyeti için elinde bulunduran, Türkiye’de yerleşik veya ikamet eden gerçek ya da tüzel kişi” olarak tanımlanmıştır.

İzmir Barosu
Av. Kaan Can Yıldırım
İzmir Barosu

* kaancyildirim@gmail.com